Maddenin Dili
- anilkansu2015
- 30 Mar
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 31 Mar
Daha önce bir şehrin gece manzarasına baktınız mı? Gece şehirdeki sokak lambalarına, binaların ışıklarına... Bunlar insanların o ortamda yaşadığının bir işaretidir. Bir başka yönyüle, elektrik enerjisinin var olduğunun da göstergesidir. İşte tam da o lambalar, enerjinin yoğunlaştığı ve şematik olarak kendini gösterdiği bir haldir. Bu bir şehrin yaşam tarzının şemasıdır; lambaların nereye dikildiği, binaların nerede yoğunlaştığı, hangi bölgelerin gece işlek olduğu gibi.
Peki daha önce bir odaya ilk adım attığınız hissi düşündünüz mü? Karşınızdaki masayı, sandalyeyi, duvarın rengini, kapının rengini ilk kez sezdiğiniz o an... İşte o an ortamdaki varlığın bir tecellisidir. İlk adım attığınızda çoğu detayı göremezsiniz, örneğin duvardaki çatlakları muhtemelen ilk seferde göremezsiniz. Zamanla bu detayları netleştirirsiniz lakin bir çok detay için de çok geçtir. Çünkü farkındalığınız zaman aşımına uğramıştır. Artık ortamdaki çoğu detayı fark edemeyecek kadar ortamı öğrenmişsinizdir. Bunun sebebi aklımızın her şeyi sade bir şekilde tanımlayarak noktayı koymak istemesidir. Örneğin girdiğiniz odada masanın üzerinde bir bardak bulunsun. Bu bardakla daha yakın bir etkileşiminiz yoksa, algınız bardağın kirliliğini görmezden gelecektir. İşte bunun gibi, detayları görmek ortama alıştıkça zorlaşır. Görünüşte, alışmak farkındalığın ve detayları görmenin katilidir. Peki alışmak ne ile sınırlıdır? Sadece tanımlamak ve görmek midir? Pekala ki hissetmek de buna dahildir.
Hafızamız hislerimizle olayları ve nesneleri eşleştirir. Her his; eşyaları anımsattığı gibi, her eşya da hisler doğurur. Üzerinizdeki his ne ise, onu yaşadığınız olaylara ve eşyalara aktarırsınız. Örneğin kötü bir anınızda size iltifat eden birini gözünüzde sahtekar ilan edebilirsiniz. Ve bu bilgi artık kaydedilir. Artık o insan bir kez sahtekar olarak etiketlenmiştir. Bir sonraki etiketlemede ise bu duygu güçlenir ve zamanla farkında bile olmadan o insana tavırlar almaya başlarsınız. Aynı şey sadece uç duygular için değil, ambiyans ve ortam için olan duygularda da geçerlidir. Hislerimizi yanımızda götürürüz ve ortamla/eşyayla eşleştiririz. Dolayısıyla ortama alışmakla kalmayız, ortamı kendi frekansımızla eşleştiririz. Sosyal bir insan masadaki bardağın kirli olup, burada daha önce birinin olabileceğini düşünürken bir diğeri de duvarın rengini incelemeyi seçer. Aynı ilgi odağında olduğu gibi, bir nesneyi inceleyen kimseler de farklı duygulara sahiptir. Peki bunun önemi nedir?
Duygular düşüncelerin yalancısıdır. Sokakta tanımadığınız herhangi birini gördüğünüzde ona kötü duygularla bakıyorsanız; bu demek oluyor ki geçmişte, şu an onda da bulunan bir özelliği kötü etiketlemişsinizdir. Ama şu anda onun anlamını bilmezsiniz, işte farkındalık böyle ölür. Alfabeyi öğrendiğiniz zamanı hatırlayın, yazmayı ve okumayı öğrendiniz ve artık kelimeleri, harfleri hecelemeden okuyorsunuz. Aradaki heceleme işlemi, yani ara işlem ve element kayboldu. Burada da o etiketlemeye sebep olan duygu kaybolmuştur. Bu ne demek oluyor? Duygularımız, şu anki düşüncelerimizi de etkiliyor ve kısıtlıyor. O vakit bir bardak hakkında bize gelecek düşünceler de geçmiş duygularımızın bir miktar kontrolü altında.
Duygularımızın insanlarla etkileşimimizi etkilediğiniz anladık. Peki ya maddeyi nasıl etkiliyor? Bir bardaktan nefret etmem onu nasıl etkiler? Bu soruyu okuyucuya bırakıyorum.
Şimdi birleştirelim. Demek ki insan bir ortama girdiğinde sadece o ortama alışmıyor, aynı zamanda olan şeyleri de görmeyerek o ortamı da kendine benzetiyor. Yani bir ortama alışmak, aslen onun bizim kıyafetimizi ve bizim de onun kıyafetimizi giymekle eşdeğer. Bir bakıma frekanslarımızı eşitliyoruz.
Derler ya ortam değiştirmek iyi gelir diye. Daha önce de anladığımız gibi, insan hislerini kendisiyle birlikte götürür. Ortam değiştirmek, alışkanlık değiştirmek ve hatta düşünceleri değiştirmek bile geçici bir çözümdür. İçinde savaşla giden insanlar, her yeri savaş alanına çevirdiği gibi sevgiyle gidenler ise her yerde yeşillikler bitirir. Peki değişimin buradaki yeri nedir?
Şehir örneğini tekrar düşünelim. Sadece ışıkların dağılımından bile bir toplumun genel davranışları hakkında çokça bilgi çıkarabiliriz. İşte bu yüzden de buna "şema" dedik. İnsanın da bir şeması vardır ve gittiği her yerde onu tekrar tekrar tecelliye getirir. İçinde korku olan; korkuyu kariyerinde de yaşar, bir bardağın düşüp kırılmasında da yaşar. Ve her değişimde, farklı nesneler/düşünceler/olaylar içerisinde şekle bürünür. Odağımız şu kelimede olmalı "farklı".
Bir yemeği 1 kez yerseniz tadını alırsınız, 100 kez yerseniz onun gurmesi olursunuz. Daha da ötesinde, artık ne kadar porsiyonla doyduğunuzu anlarsınız. Bir şeyin varlığı ve yokluğu, o cismi anlamayı sağlar. Örneğin siyah ve beyaz renkler, cisimleri ayırt etmemizi sağlar. Karanlıkta cisimleri ayırt edememe sebebimiz de bu kontrastın, siyah ve beyaz zıtlığının kaybolmasıdır. Dolayısıyla etrafımızdaki nesneler/düşünceler/olaylar da bizim içimizdeki hislerin birer yansımasıdır. İçindeki şemayı okuyabilen birisi hem kendini anlar, hem de çevresindeki olayları anlar.
Ve aslen şehirdeki elektriğin koca bir güneş gibi tek bir kaynakta olmaması, kendini birden fazla noktaya dağıtması, onun kendini gösterme şeklidir. Tam olarak maddenin kendini moleküller ve atomlarla göstermesi misali. Peki madem hepimiz farklı düşüncelere ve hislere sahibiz, neden bir bardağı hepimiz bardak olarak görüyoruz? İşte buna da kümelerin kesişimi denir:
Sadece bir çay bardağının malzemesinde uzaya yollanan roketleri uçuracak kadar yakıt bulunduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyordunuz çünkü onu bir bardak olarak kabul ettiniz. Sadece "onunla çay içilir" dediniz, arkadaşınız da, komşunuz da dedi. Artık o cisim, o şemaya sıkışarak hapsoldu. İşte bu da bahsi geçen kümelerin yani algıların kesişimidir. Günümüz bilimiyle ilgili bir görüş vardır "her şey bulundu". Çaktınız mı köfteyi? :)
Ayrıca çay bardağından öyle yüksek enerjili bir yakıt bulursanız bizimle de paylaşın. Hayalini kurarak yeni bir ihtimali var ettiniz :)
Yorumlar